17 Mart 2023

  • Paylaş
takdim yerine /
takdim yerine / "aile" hâlâ bildiğimiz gibi mi?

Ailenin, dününü, bugününü ve yarınını panoramik bir bakışla ele almaya çalıştığımız “Aile hâlâ bildiğimiz gibi mi?” başlıklı sayımız elbette ki bu alanda yapılan ne ilk ne de son çalışma olacak. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “akışkan modern dünyada” ailenin hangi hüviyetlere bürüneceğini, nasıl biçim değiştireceğini ve hangi tartışmaların odağında olacağını elbette zaman gösterecek. Bununla birlikte elinizde tutmuş olduğunu sayının şimdilik bu alanda önemli bir kaynak olacağını ya da öyle olmasını umut ettiğimizi söyleyebiliriz.

“Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor

her şey dünyevileşiyor ve insanlar

nihayet kendi yaşam koşulları ve diğer

insanlarla

ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyorlar.”

Marshall BERMAN (Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, s.128)

Ailenin konumunun her geçen gün değiştiği günümüz dünyasında ailenin geçirdiği dönüşüm üzerinden, ailenin geleceği hususu tartışmaya açılmıştır. Son yıllarda “aile” üzerine yapılan çalışmalar onu, bir nostaljinin ya da bir yok oluşun enstrümanı olarak sunmaktadırlar. Bir kesim, aileyi sonsuz bir kötülüğün müsebbibi olarak gösterirken bunu dizi, film ve kitaplarla pekiştirme gayreti içerisindeler. “İyi aile yoktur.” gibi genelleyici ifadelerle ebeveynlerin çocukları üzerine kapanmaz yaralar açtığını anlatan pek çok yazar bugünkü popülaritesini aile, bilhassa anne üzerine kurduğu dejeneratif söylemlere borçlu. Bununla birlikte Nermin Yıldırım’ın Unutma Beni Apartmanı’nda bir roman karakteri üzerinden söylediği “Aile dedikleri kutunun kutsanmış bir esaretten fazlası olmadığına karar verdim.” gibi söylemleri, birkaç yıldır türeyen, bir psikiyatrist hanımın hastalarının hikayelerini anlattığı romanlardan uyarlanan ve “gerçek bir hayat hikayesi” olarak pazarlanan dizilerde türeyen “toksik ebeveynlik” kavramı, ailenin bir tür yozlaşma hikayesi olarak kitlesel ölçekte sunulma gayretini temsil eder nitelikte. Başka bir kesimin ise bu söylemin karşısına aileyi bir ütopya olarak kurgulayarak çıkardığı, ailenin var olan sorunlarını tartışmaktan kaçındığı, ailenin bozulmasının tek müsebbibi olarak kadının çalışma hayatına atılmasını gösterdiği, her geçen gün artan boşanma oranlarına gözlerini kapayarak ve Peygamber Efendimizin “Allah’ın en sevmediği helal, boşanmadır.” sözüne karşı boşanmayı bir tür dinden çıkma olarak gördüğü, ekonomik ve sosyal koşullar sebebiyle her geçen gün zorlaşan evliliği ve yükselen evlenme yaşını görmezden gelerek evlenmeyen, evlenemeyen gençlere bir tür single shaming (bekar utandırma) uyguladığı hepimizin malumu.

“Hür tefekkürün bozkırı” şiarıyla 2014 yılında yayın hayatına başlayan Düşünce Dergisi’nin 16. sayısı olan elinizde tutmuş olduğunuz bu sayıyı hazırlarken biz bu iki söylemden de uzak durarak aileyi ne bir nostaljinin parçası kılmak ne de bir kötülüğün, yok oluşun simgesi yapmak niyetindeydik. Bütünüyle “ailenin” bugününü, olmakta olan nedir sorusunun mihmandarlığında hazırlamaya gayret ettik. Bunu yaparken de ne “ailenin” geçmişteki parıltısını yeniden canlandırmak ne de şayet aile, bildiğimiz anlamda aile kurumu bozuluyor ise onu kurtarmak misyonunu üstlenmek istedik. Düşünce Dergisi olarak biz aileyi bir olgu olarak tartışarak onun bugünkü ahvalini sosyal bilimlerin farklı alanlarından yazı ve söyleşilerle anlatmaya çabalarken bu yazı ve söyleşilerin sonucunda ortaya çıkan “Aile hâlâ bildiğimiz gibi mi?” sorusunun cevabını resmetmeye çalıştık.

Elinizde tuttuğunuz sayı, Prof. Dr. Ömer Say’ın “Ailenin Tanımlanmasında Göreceliğin Reddi Üzerine” başlıklı makalesiyle başlıyor. Akabinde Prof. Dr. Kemal Sayar ile evi, aileyi, aileyi oluşturan bireyleri, ailenin dönüşümünü, aileyi bir arada tutan ve ayıran şeyleri, mesuliyetleri, ailenin geleceğini ve her geçen gün kırılganlaşan ailenin bir arada kalmasını sağlayacak çözüm önerilerini konuştuk. Dr. Zehra Zeynep Sadıkoğlu ““Mamasphere”: Yeni Bir İmkân ve Problemler Alanı” başlıklı başlıklı bir makale yazdı. Doç. Dr. Adem Bölükbaşı ise “Ailede Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Dönüşümü: Erkeklik ve Babalık” başlıklı bir makale kaleme aldı. Şeyma Nur Gültekin, “Dizideki Benim Babam mı?” başlıklı bir yazı yazdı. Bu üç yazı günümüz “anne” ve “babalığını”, aile içinde değişen rolleri anlamak için oldukça önemli.

Mine Kazancı, yazmış olduğu “Aile Ahlakı, Çocukta Ahlak Gelişimi ve Ailede Değerler Eğitimi” başlıklı bir makale yazarken, Doç. Dr. Ümran Ay Say “19. Yüzyılın Divan Şairesinin Ailesine Dair Söyledikleri Üzerine Notlar” başlıklı yazısıyla bu sayıda yer aluyor.

Dr. Fatma Barbarosoğlu ile yaptığımız söyleşide geçmişten günümüze aileyi edebiyat, dizi ve filmler üzerinden konuştuk. Esra Gültekin, “Değişen Ailede Dönüşen Velayet” başlıklı yazısında çocuk velayetinin dönüşümünü anlattı.

Son yıllarda boşanma oranının arttığı verilerle sabit. Hal böyle iken aile üzerine konuşurken ailenin kırılganlaşmasının temsili olan “boşanma” olgusunu görmezlikten gelmek olmazdı. Prof. Dr. Mehmet Tayfun Amman ile boşanmayı yaratan sebepleri ve boşanmanın sosyolojik dönüşümünü irdelemek amacıyla bir söyleşi gerçekleştirdik.

Doç. Dr. Elif Kıran ise günümüzde gittikçe artan “solo” yani “tek başına” yaşamak üzerine “Bir Modernite Alamet-i Farikası Olarak Tek Başına Yaşam” başlıklı bir makale kaleme aldı. Şeyma Karatepe, “Cinsiyet Temelli Yeni Kavramsallaştırma Denemelerine Eleştirel Bir Bakış” başlıklı yazısında günümüzün hâkim tartışması haline gelen “cinsiyet” hususunu kavramlar üzerinden eleştirel bir bakışla yazdı. Doç. Dr. Osman Çalışkan “Siyasal Aileye Karşı Siyasal Olanın Aileleşmesi” başlıklı makale kaleme aldı. Dr. Betül Şehit Ok ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide ise göç, mültecilik ve aile kavramlarını konuştuk.

Buraya kadar sosyoloji, edebiyat, felsefe, iletişim üzerinden çok boyutlu olarak tartıştığımız “ailenin” güncel meselelerini, ailenin dijitalleşmesi ve geleceği üzerine yazılar ve söyleşiler takip etti. Doç. Dr. Mesut Aytekin pek çok farklı üniversiteden hocalarla dijital platformların aile üzerine etkisi üzerine bir soruşturma yaptı. Dr. Mehmet Emin Balcı ile reality şov programlarının ortaya çıkış hikayesini, doldurdukları boşluğu ve aile yapısına etkisini konuştuk. Burak Irmak “Ailenin Tiktok Halleri” başlıklı yazısında, günümüzün popüler sosyal medya uygulaması olan TikTok’da şöhretli olmak için videolarını paylaşan ailelerin ahvalini anlattı. Semra Ağaç Sucu “Dijitalleşme Karşısında Ailenin Geleceği Ne Olacak?” sorusunu sorduğu yazısında ailenin geleceğine dair görüşleri teorik bir zeminde anlattı. Beyza Karakaya ise “Bildiğimiz Ailenin Sonu” başlıklı yazısında ailenin geleceği hususunu distopik kurgular ve onların günümüze yansıyan tarafları üzerinden anlattı. Sucu ve Karakaya’nın yazıları sayının başında sorduğumuz ve sayı boyunca cevabını aradığımız “Aile hâlâ bildiğimiz gibi mi?” sorusunu cevaplar nitelikte.

Ailenin, dününü, bugününü ve yarınını panoramik bir bakışla ele almaya çalıştığımız “Aile hâlâ bildiğimiz gibi mi?” başlıklı sayımız elbette ki bu alanda yapılan ne ilk ne de son çalışma olacak. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “akışkan modern dünyada” ailenin hangi hüviyetlere bürüneceğini, nasıl biçim değiştireceğini ve hangi tartışmaların odağında olacağını elbette zaman gösterecek. Bununla birlikte elinizde tutmuş olduğunu sayının şimdilik bu alanda önemli bir kaynak olacağını ya da öyle olmasını umut ettiğimizi söyleyebiliriz. 



Yasal Uyarı: Yayınlanan yazı ve haberin tüm hakları Düşünce Dergisi'ne aittir. Özel izin alınmadan yazı ve haber hiçbir şekilde kullanılamaz. Ancak yazı ve haberin bir kısmı aktif link verilerek alıntılanabilir.

  • Paylaş

Geleceğe dair çıkarımlar bugünden bağımsız olarak yapılamazlar. “Olmakta olan nedir?” sorusu, geleceği tahayyül etmeyi de kolaylaştırır. Bir gelecek, şimdi burada olmayan bir geleceğe, olmayan o yere dair tahayyül olan ütopyalar ve distopyalar da şimdinin tarihi olarak nitelendirilirler.

Dijitalleşme ile birlikte aileyi bir araya getiren dinsel ritüeller de sekteye uğramaktadır. Dijitalleşmenin kutsal değerler üzerinde uyguladığı baskı nedeniyle ailevi dayanışma giderek zayıflamaktadır. Bugün gençler, fiziki mekândan kopuk bir şekilde siber evrende evsiz ve sanal bir varlık olarak yaşamaktadır.

TikTok’ta ailelerin ürettiği içeriklere bakıldığında her gün binlercesi üretilen ve yayınlanan bu içeriklerle aile içi ilişkilerdeki kültürel normların olumsuz yönde dönüşeceğini söylemek mümkündür. Şöhrete erişme isteğini de içinde barındıran paylaşılan içerikler, bireylerin bu uğurda aile mahremiyetlerini hiçe saymalarına sebep olmaktadır. Bu durumun ahlaki yozlaşmayı da beraberinde getireceği şüphesizdir.

Reality şovlar o dönemde yalnızca ünlülerin hayatının kamuoyuyla buluşturulduğu, bir anlamda halkla ilişkiler işi olmaktan çıkıp tek bir ailenin boşanma sürecinin konu edildiği, “ucubelerin”, dezavantajlı insanların hayatlarını resmeder bir hale geldi. Bu anlamda 1970’li yılların dönüşüm süreci, reality şov programlarına kapı araladı.

Savaş sebebiyle göç eden aileler daha çok sorunlarla muhatap oluyorlar elbette. Bunlar aile birliğinin bozulması, yolda karşılaşılan güçlükler, ölümler, çocuk, kadın ve erkeklerin kaçırılması, resmi ve gayrı resmi geçişler, göç edilen ülkede yaşanan başlıca ekonomik, kültürel, psikososyal zorluklardır.

Siyasal aile konusu, esaslı şekilde ilk olarak İbn Haldun tarafından ele alınmış konulardan biri olarak karşımıza çıkar. Nitekim Haldun’a (Hassan, 2015, s. 207-209) göre devletin kurucu gücü asabiyete dayanır. Asabiyet ise devleti kuran insan gücünün aile bağlarına gönderme yapar. Diğer tabirle bu bir “kandaşlık” vurgusudur.


En Çok Okunanlar